Tastamam eksik!

10 Ekim 2010 Pazar

Ayna Grubu'ndan Erhan Güleryüz röportajı

Yola çıkarken 67 milyona müzik yapıyorduk, şimdi 300 milyon kişiye!

FATİH VURAL

1996’da ‘Ceylan’ (Şeyh Şamil) parçasıyla, müzik dünyasına oldukça hızlı bir giriş yapan Ayna, 9. albümü Asmalımescit’le, kariyerinde emin adımlarla ilerlemeye devam ediyor. Ayna’nın kurucusu ve solisti Erhan Güleryüz, “Yola çıkarken ülkenin nüfusu 67 milyondu ve ‘67 milyona müzik yapıyoruz’ demiştik. Türkçe konuşan herkese müzik yapmamız gerektiğini yıllar içinde algıladık. Şimdi dünyadaki 300 milyon kişiye müzik yapmak durumundayız.” diyor.

FATİH VURAL

f.vural@zaman.com.tr

Asmalımescit albümü, Ayna’nın geldiği yer itibariyle biraz daha akustik hatta senfonik sayılabilecek bir müziğe evrildiğini gösteriyor…
96 yılından beri müzik üretmeye çalışıyoruz. Vardığımız bir yer yok. Hâlâ yol üzerindeyiz. Değişmez doğrularımız var. Müzikalitemiz, enstrümanlar ve kullanım şekilleri her albümde daha oturmuş şekilde yer alıyor. Bu albümün soundu tabii ki diğer albümlerden farklı. Farklı deneyler de yapıyoruz. Yola çıkarken ülkenin nüfusu 67 milyondu ve ‘67 milyona müzik yapıyoruz’ demiştik. Türkçe konuşan herkese müzik yapmamız gerektiğini yıllar içinde algıladık. Şimdi dünyadaki 300 milyon kişiye müzik yapmak durumundayız.

Ayna’nın ortaya çıktığı dönem, Teoman ve Şebnem Ferah gibi örneklerle rock müziğin de serpildiği bir döneme rastlıyor. Ancak Ayna’yı farklı kılan daha Anadolulu hatta kimi zaman arabesk bir ‘pop-rock’ çizgisi benimsemesiydi…
Arabesk son günlerde epey tartışılan bir şey. Arabesk kelime itibariyle; mimaride, resimde ve diğer sanat dallarında da bir akım. Türkiye’deki anlamı farklı olsa da, arabeske bir yakınlık hissediliyor mu? Evet. Ayna olarak tabii ki enerji aldığımız bir evrensel müzik var. Ama Ayna’nın yere sağlam basmasının en önemli gücü, Türk halk müziğinden, Anadolu’dan geliyor. Elimizde gitarlar, davullar var; performans grubuyuz. Yola çıkarken örnekleme yaptığımız karton karakterlerimiz, pek de Türkiye’den değildi. Bize gazlanan şeyler hep batıydı. Deep Purple, Pink Floyd, Led Zeppelin gibi ABD’nin, Avrupa’nın genç gruplarını tüketiyorduk ve onlar gibi olmak hoşumuza gidiyordu. Ama Ayna’yla çıkış yapıp Anadolu’yu dolaştığınızda da diyorsunuz ki “Biz yıllardır kandırılmışız ya!” Ülkemizde o 50-60’ların aranjman mantığında, sanki anadil İngilizce olup da, Türkçe de söylemek durumunda kalınıyormuş gibi bir durum var. Umarım Ayna olarak böyle bir durumu yaşamamış ve yaşatmamış oluruz.

Ceylan, en başında Ayna’nın müzikal kimliğine dair önemli bir ipucu muydu?
Buna katılmıyorum. Kitle içinde herhangi bir kimliğini savunuculuğunu yapmak, global baktığınızda çok çiğ duran bir şey. Dünya tarihinde acayip acayip dönemlerden geçilmiş. O dönemlerde insanlar arasındaki ötekileştirmeler, hep kavgalara yol açmış. Ceylan, o dönem fotoğrafında tüm Türkiye’yi kapsayan güzel bir elektrik yakaladı. Bir rock albümü yapma fikri, üniversite yıllarına dayanıyor. Ancak bunun için gerekli maliyetleri karşılayacak gücünüz olmuyor, o dönemde. Ben, Ayna’nın albümüne finansman sağlamak için Meçhul Şarkıcı diye bir albüm yaptım. Ondan gelen parayla rahmetli Melih Kibar’ın stüdyosuna girip, Ayna albümünü yaptık.

Meçhul Şarkıcı, bireysel anlamda, arabeske de en fazla yaklaştığınız albümdü… Garibim, Diyemedim, Köyümün Yağmurları gibi şarkılarınızda da bu açıkça belli oluyordu.
Geldiğiniz yerin özelliklerini taşıyorsunuz. Ben, kalburüstü bir aileden de gelmedim. Ortalama bir ailede büyüdüm. Yoksulluğun ne olduğunu da çok iyi bildik çocukluğumuzda; varsıllığın da… Yazdığımız şarkılarda da bu yansımıştır elbette.

Ama Ayna’nın bizi farklı tarzda şarkılarla, şaşırttı da… Bir bakıyorsunuz Fesleğen, bir bakıyorsunuz Gelincik…
Evet, o konularda ‘Şu tür yapacağım’ diye bir telaşım olmadı. Şarkılar da, bir roman kahramanı gibi. Bir romanda nasıl bir devlet başkanıyla, kiralık katili barındırabiliyorsanız; şarkılarda da öyle bir özgürlüğünüz var. Müzik ve şarkı sözü yazarken, çok farklı kadrajlarla görebiliyorsunuz, aynı resimde.

Yol halini ve ‘seyretmeyi’ çok seviyorsunuz. ‘Yolda olmak’, sizin için neyi ifade ediyor?
Arayış içinde olduğunuz sürece yolda oluyorsunuz zaten. Hem manevi hem de maddi anlamda yolda olmak diye bir şey var. Maddi olan, Türkiye’yi defalarca köy köy dolaştık. Dünyayı da dolaştık. Müziğin böyle bir avantajı var. Ayna bir okuldur benim için. Ayna’yla yola çıktığımızda Anadolu ve dünyayı dolaştığımızda ‘Merhaba’ dediğimiz herkesten bir şeyler öğrendik. Sıkıştırılmış bir eğitim alıyorsunuz gibi… Yolda olmak, sürekli öğrenmek gibi bir şey. Kendinizi en iyi tanıyacağınız yer de yoldur. İnsanoğlu tabii ki kendini aramalı.

Sizin kendinizi arayışınızda müziğin nasıl bir etkisi var?
Müzik, kendimi ararken kullandığım bir enerji. Hep kendimizi tanımaya çalışarak yaşıyoruz zaten. Müzik de kendimi tanırken, en rahat iletişim kurabildiğimiz aynalardan biri için.

Müziğiniz itibariyle, özellikle rock sounduyla kentli kitlenin de ilgisini çektiniz. Bu yönüyle,  kentli kitlelerin arabeskle buluşmasında bir rolünüz olduğunu düşündünüz mü?
Arabesk yaptığımızı pek söyleyemeyeceğim. Türkiye’deki arabeskin, umutsuzluktan ve mutsuzluktan haz alma gibi patolojik bir durumu var. Bizde hiçbir zaman öyle bir şey olmadı. Bizim umutsuz bırakılmış bir şarkımız yoktur. Bir hüznü bile anlatıyor olsanız, o hüzünden çıkış yolu ya nota ya da söz olarak vardır. Kapatılıp karanlığa itilen dinleyicimiz hiçbir zaman olmadı.

Fark ettirmek?..
Kitleden gelen tepkiye göre insanlar da sizde örnekleme yapabiliyor. Bir müzisyen olarak benim şöyle bir avantajım vardı. Yıllarca akustik gitarla, sahnelerde çalışma şansım olmuştu. Dünya genelinde, müzik dinleyen insanların şablonları vardır. Hangi armoni kalıbında ne hisseder, hangi ritimde nasıl bir ruh hali olur? Sahnede performans yapan birçok müzisyen buna ayar, uyanır. İşin çok basit bir sırrı vardır. Kendinizi performans yaptığınız alanda yok saydığınızda, o büyü kurulmuş olur.  Sizi dinleyen insanlardan biri olduğunuzda, o büyüyü kurmuş olursunuz.

Çok zor bir şey değil midir bu: kendinin dışına çıkmak…
Hayır, hiç de zor bir şey değil. Transa geçtiğinizde, kendinizi yok varsayabilirsiniz.

Kendi müziğinizi o zaman mı dinlersiniz?
Ben kendi müziğimi pek dinlemiyorum. Orada servis yapıyorsunuz aslında. Sahnede aynı şarkıyı binlerce kez söylemişizdir sahnede; ama hepsinde parmak izi, kar tanesi gibi farklılık vardır. Bir gün evvel 10 bin kişiye konser verdiğinizde, ertesi gün konser vereceğiniz 10 bin kişi arasında inanılmaz fark var. Aynı suda iki defa yıkanılmıyor. Sahnedeki adam, tulumbadan su çekmek için bir bardak su döker. Kuyuda su varsa, zaten o çıkacaktır. Sahne dediğiniz yer, bir nevi toplu hipnoz alanı. Kendinizi hipnozcu olarak görürseniz, transa geçemezsiniz. Ben hipnozcu olmayı hiçbir zaman kabul etmedim. Ben transa geçip o büyünün içinde olmayı tercih edenlerdenim.

14 yılda ‘ayna’ya baktığınızda, farkına varıp da sizi en çok çarpan şey ne oldu?
Her insanın kendini sevmeye çok ihtiyacı var. Bunu yaparken, kendimize karşı da çok mahcup duruma düştüğümüz zamanlar oluyordur. Ben o mahcubiyeti zaman zaman yakalamaya çalışıyorum. Yakaladığın yerde, kendini yeniden tanımlayıp, bilançoyu kapatmış oluyorsun. Çok da yüksek değişiklikler olduğunu da düşünmüyorum ama.

Baktığınız aynada, farkına varamadığınız şeylerin olduğunu bilmek ?..
İnsan olmaktır, o. Bilmediğini bilmek. Cehaletinin sınırlarını bilmek. O çok zor yakalanabilecek bir şey.

Bir hayranınız “Anadolu’nun herhangi bir yerinde stadyumu tümüyle doldurabilecek tek rock grubu.” yorumu yapıyor. Doğru mudur, bu?
Bu çok iddialı olur. Sadece Anadolu değil, dünyanın da dört bir yanında konserler veriyoruz. Bu konuda Ayna’nın çok büyük bir avantajı var. Kendi şarkılarınızla, ortak bir büyü oluşturarak, iki saat sahnede kalmanız çok zordur. Ayna’nın 14 yıl içerisinde en büyük handikapı, her albümde en az 6-7 şarkımız, çok kalıcı şekilde listelerde oldu.

Ayna’nın özellikle Uzanlar döneminde, sonucu baştan belli olan yarışmalarda, manipülasyonlarla yükseltildiği eleştirileri de yükseldi…
Dünyada en çok ihtiyaç duyulan şey, adalet; ama Sezar’ın hakkı da Sezar’a. Ayna’nın yaptığı şarkılar da gerçekten iyiydi ve bunu ben söylemiyorum. Bunu benim söylemem çok abes; çünkü şarkılarda adım yazıyor benim. Dün çok sevdiğim radyocu bir ağabeyimle sohbet ederken, onun çok güzel bir tanımı oldu. Radyolarda dört türde şarkılar çalınıyor. ‘Hi’ (yüksek oranda çalınan şarkılar), ‘mid’ (orta oranda çalınan şarkılar), ‘old’ (eski şarkılar), ‘gold’ (klasikler). Gold şarkılar, radyoda haftada bir kere dönmek durumunda. Olmazsa olmuyor, o zaman radyonun kalitesiyle alakalı bir sıkıntı doğuyor. Bizim şimdiye kadar yaptığımız şarkıların tümü (iki, üçü dışında) gold listede. O başarıya erişen çok da fazla ürün yok Türkiye’de. Hayalimiz, 20 yıl sonra da ‘gold’ listelerinde kalabilmek.

Asmalımescit şarkısında söylediğiniz gibi, İstanbul’u kendinize haram etmeyi düşündüğünüz anlar oldu mu? Ya da neden olur?
O ilk başta uzun bir şiirdir, sonra da şarkı halini almış bir fotoğraftır. ‘Ben’ diye başlar, ‘biz’ diye devam eder. Asıl anlatılan, nerede yaşıyorsanız yaşayın, bir insanı kaybettiğinizde, o insanla özdeşleştirdiğiniz yaşam alanları da size büyük acılar verebilir. Cennet gibi bile olsa… 

Bu albümün belki de en iddialı parçası, Kadıköy İskelesi. Özellikle arkadaki bayan vokal; şarkıya derinlik katarken, senfonik bir forma da taşıyor şarkıyı. Yine de üzerine daha fazla gidilemez miydi?
Arkadaki vokal, Şükriye Tutkun. O bizim canımız, arkadaşımız. Kadıköy İskelesi’nde de küçük bir öykünün şarkı haline dönüştürülmüş hali.

Bir tek şarkıda bile farklı soundlarda gezip, ritimlerdeki iniş ve çıkışlara yer vermeniz de dikkat çekiyor; bu albümde. Müzikal yetkinliğiniz de...
Estağfurullah. Ben ‘iyi-kötü müzik’ kavramını, ‘samimi-samimiyetsiz müzik’ olarak görüyorum. Âşık Veysel’in sadece bağlamasıyla çalıp söylediği türküleri, dünyanın en büyük müzisyenlerine de çaldırsanız, bana o hazzı vermez. Bu, bana ait bir fikir. Bu albümde birçok müzikal şablonu denedik. Ama samimi olarak itiraf etmeliyim ki, okumalarda çok zorlandım.

Neden?
Çünkü her şarkının kendine ait bir yaşanmışlığı, hikâyesi var. O şarkının yazıldığı andaki fotoğrafa dönmek zorundasınız. Öyle olmadığı takdirde, o sözlerin içi dolmuyor. Hatta Kul Ahmet’in ‘Dedi ki Yoh Yoh’ şarkısında bile aslında çok büyük hikâyeler var.

‘Öyle Bir Anda’ ve ‘Yakışır Sana’ da, özellikle Mazhar Alanson’un 80’lerde ve 90’ların başındaki akustik soundunu buldum. Daha sade gibisiniz…
Müziğe başladığım yıllarda, akustik gitarla bestelerimi yapıyordum. Şu anda da öyle. Akustik gitarın, bir odada tek başına çalınıp söylendiği haller; en samimi, en yalın hallerdir. Biz aslında 100’ün üzerinde şarkıdan 12’sini seçtik. Geri kalanlarını belki de bir daha duyamayacağız.

14 yılda grubu ayakta tutmak, zor oldu mu?
Tabii ki, karşılıklı tolerans derecenizi yükseltmek durumundasınız. Grup olmak, sadece bir albüm yapıp, klip çekmek değil. Haftanın 5 günü, bilmediğiniz bir şehirde, otelde olmak demek. Uyandığınızda, ‘Burası neresi?’ dediğiniz, çok oluyor.

Teoman da aynısını söylemişti ve ‘Evimde uyumayı çok özledim’ diye de eklemişti…
Ben de aynısını söyleyeceğim ki; konser ya da turne dönüşü, kapıyı açıp çantaları attığımda, sırtımı şöyle kapıya dayamışlığım vardır. Yollar zordur. Tabii ki yolda birbirimizi çok kolluyoruz. Grupta belki en agresif, en sert, anksiyete bozukluğuna sahip olan benimdir. Onlar da beni tolore ediyorlar.

Bu albümü; kendi evinize, kendi sokağınıza, İstanbul’a dönüş albümü olarak da nitelendirebilir miyiz?
Neden olmasın? Şu anda röportaj yaptığımız yerde, stüdyoda 12 yıldır bulunuyoruz. Tarih boyunca Pera ve Asmalımescit, çok önemli olmuş. İstanbul keza dünyanın en güzel şehri. Buralarda çok güzel hayatlar yaşanıyor. Asmalımescit, son iki, üç yılda popüler dünyanın da hoşuna gidiyor; ama onlar sadece aşağıdaki kafelerin, barların fotoğraflarını görüyorlar. Oysa o binaların üst katlarında ressamlar, şairler, heykeltıraşlar, artistler, müzisyenler yaşıyor. Burası bir kültür ve sanat mahallesi.

Ayna’nın popüler kültürden giderek uzaklaştığını düşünüyor musunuz?
Popüler dünya, kendi kahramanlarını yaratıp, süratle tüketmek üzerine kurulmuş bir ekonomi. Biz o ekonomiden hep uzak durduk; çünkü yaptığımız şeyin ekonomi olmadığını biliyorduk! Müziği para kazanmak için yapmıyoruz; ama parasızlığın da önemli olduğunu biliyoruz. Popüler dünya, sizin ihtiyacını olmayan köşelerinizi alıp, sizmiş gibi lanse edip, o köşelerle sizi tamamen yok edebiliyor. İlk dönemlerde genç çocuklarsınız. Şöhretin bir hastalık olup olmadığı hatta Anadolu’yla ilgili hiçbir fikriniz yok. ‘Brit rock, heavy metal grupları gibi konserler verebilir miyiz?’ diye yola çıkıyorsunuz; ama gerçeklerle, kendinizle yüzleşiyorsunuz. O yüzleşmede tabii ki bir travma yaşıyorsunuz. Çok da doğaldır. Bizim şansımız, o travmaları dışarıya yaşatacak pek vaktimiz de olmadı.


KUTU KUTU KUTU

“12 Eylül’deki ayrımlaştırmaların, farklılaştırmaların bir an önce üzerine gitmeliyiz”

“12 Eylül öncesiyle ilgili sokak başlarında, ortaokul öğrencilerine ‘Sağcı mısın, solcu musun, yoksa ot musun?’ diye sorup cevap beklerlerdi. Ne dersen de, karşı taraf dövüyor. ‘İkisi de değilim’ dediğinde, iki taraf da dövüyor. Her halükarda, dayak yiyorsun. Dördüncü bir olasılık olsaydı, 12 Eylül olmasaydı. 12 Eylül’e nasıl gelindiğini de bugünlerde görüyoruz. Köşe başlarında duran sağcı, solcu gençler de kandırılmışlardı ve 12 Eylül’de idam edildiler. O ayrımların, ötekileştirmelerin, farklılaştırmaların, kopuşların, itmenin-kakmanın örneklerini gördük. Bizim bir an önce süratle, bu kırıkları toparlamamız, birbirimize sımsıkı yapışıp, birbirimizi korumamız gerekiyor. Dünyadaki şu andaki konjonktür, gücünün yettiğini parçalamaya, bölmeye yönelik. Bizi yapıştıran ne varsa sokağa dökmeliyiz; biz dünyadaki gizli savaştan yara almadan çıkacak kadar da güçlüyüz.”













Hiç yorum yok:

Yorum Gönder