16 Ekim 2011 Pazar

İstanbul'un arka bahçesi: Karabayır



Fotoğraflar: Üsame Arı

İstanbul'un arka bahçesi sayılan gecekondu bölgelerini yakından tanıyan Fransız sosyolog Jean-François Pérouse ile Esenler'in Karabayır Mahallesi'ni dolaştık. Bölge sakinleri, istimlâk sorunu nedeniyle 2002'deki olayların yaşanacağı uyarısında bulunuyor. Ortada hâlâ bir diyalog yok!


'İstanbul'la Yüzleşme Denemeleri' kitabında şehrin periferisi sayılan gecekondu bölgelerini, arka bahçelerini dolanan Fransız sosyolog Jean-François Pérouse'a, Esenler'e bağlı Karabayır'ı birlikte gezmeyi teklif ettiğimizde bizi kırmadı. Uzun yıllar Türkiye'de kalmasının da etkisiyle Türkçesini epey geliştiren sosyolog, şimdilerde Galatasaray Üniversitesi'nde 'Kent Sosyolojisi' dersi veriyor. Yolda, Türk araştırmacıların yazdığı İngilizce makaleyi gösteren Pérouse, "Bölgeye gitmeden yazmışlar. Tamamen teorik." diyerek acı bir gerçeği dillendiriyor. Araştırma evrenine girmeye tenezzül etmeyen sosyal bilimcileri... Yabancılaşmayı...

Karabayır'ın gitmek istediğimiz bölgesinde iniyoruz, bilmeyerek. Tokatlıların sokakları burası. 'Yukarı Karabayır' diye tarif ediliyor. Bu muhitin sakinleri, Tokat'ın Turhal, Zile, Erbaa, Niksar gibi bölgelerinden 1967 senesinde göçle gelmeye başlamış. Girdiğimiz kahvehanenin 32 yaşındaki sahibi Ziya Gezginci; duvarlardaki Hz. Ali (ra), Hacı Bektaş-ı Veli ve aslan ikonları dikkatimizi çekerken, Alevi kökenli olduklarını belirtiyor. Horasan kökenli Yörük olduklarını sıkıştırıyor, sözlerine.

Fotoğraf makinesini ve yabancıları gören kalabalık, çevremizde toplanıyor. Çay istiyoruz, Nescafe ikram ediyor Ziya, maharetine güvenerek. Masa genişliyor... "Burası bizim doğup büyüdüğümüz yer. Bizi yanlış anlıyorlar. Dört Yol'da bir olay oluyor, adres Karabayır. Buradakiler Çingene değil, boş adam değil." diyor, 32 yaşındaki Ferhat Ertekin. Sözü tekrar Ziya alıyor ve 2002'de yaşanan olayları anlatıyor: "Ölü de verdik, can da aldık! İki genç kavga etmiş. Bizim çocuğu dövüyorlar. Çocuk mahalleye geldi, önümüze düştü. Taşlar, sopalar yağdı. Sonra hücum... Bizi istemeyen çok. Alevi-Sünni mevzusu oldu. Biz resmen devletle savaştık." Olaylarda 2 ölünün olduğu, resmi bilgiydi. Ziya, bunun doğru olmadığını "Ölü bayağı vardı; ama çoğunu sakladılar. Çoğu aranan şahıslardı." diye anlatıyor.



"2002 olaylarından beterleri yaşanır"

Olaylar nedeniyle bir sene cezaevinde yatmış. O güne kadar cezaevine düşmemiş, 60-65 yaşındaki adamların hapis yattığını ve kahrından orada öldüğünü anlatıyor, yanındaki 69 yaşındaki Aydın Atlı'yı göstererek. Bahsettiği, Atlı'nın ağabeyi. Onlar cezaevinde yatarken, 'karşı taraf'ın Siirt ve Sinop'tan büyükleri gelmiş, ara bulmak için. Başarmışlar da. "Şimdi böyle bir sorun yok galiba." dediğimiz anda, daha büyük bir sorun olduğunu anlıyoruz. O da bölgedeki evlerin yıkılacak olması...

Burası, Esenler'in ilk yerleşim alanı. Ev sahipleri, 70'lerden itibaren tapusunu almış. 47 yaşındaki Garip Sinan, "İstimlak adı altında istila edilecek burası. Milli Eğitim okul yapacak diyorlar; bahane. 5-6 yıl sonra plazaları dikecekler. Rant kavgası var. Mesele istimlak da değil. Buradaki insanları ortadan kaldırmak istiyorlar." çıkışı yapıyor. Belediyeye gittiklerinde kaymakamlığa, kaymakamlığa gittiklerinde Milli Eğitim'e, oradan da başka yerlere yönlendirilip durduklarını anlatıyor.

Okul yapımı nedeniyle istimlak edilecek bölgede, anlattıklarına göre 6 okul var. Okulların üçte biri boş, 45 kişilik sınıflarda 30 kişi eğitim alıyor. Sebebinin, çocuklarını okula göndermemeleri olduğunu sonra anlayacağız! Buna rağmen 'okul yetersiz' cümlesini anlamsız buluyorlar. Muhatap bulamıyorlar. Tebligatları bir sene önce almışlar. Mahallelerinde 'L' şeklinde bir istimlak alanı oluştuğunu ve 600-700 hanenin, yaklaşık 2 bin kişinin bundan etkileneceğini söylüyorlar. Garip Sinan, "İstimlak edeceksen, her yeri et. Burada kimse toplu konut kabul etmez. 3 katlı binaya 160 bin lira bedel teklif ediyorlar." derken, o binayı gösteriyor. Geri kalmış bir mahallede yükselen kentli bir bina, gösterdiği! Gözümüze çarpan, çöp ve kâğıt toplayıcılığı için kullanılan at arabalarının varlığına rağmen, "Eskisi gibi at arabası da yok. Herkesin Dodge'u var. Kayabaşı, Arnavutköy'de bu insanlar acından ölür." cümlelerini kuruyor.

Kahvehaneden ayrılırken, "Devletle karşı karşıya gelmek istemeyiz. Ama insan, evi ve namusu için yaşar. Bizim evimizi yıkarlarsa devletle savaşırız." son sözleri oluyor. Kahvehanenin sahibi Ferhat da, evlerinin yıkılması halinde 2002'deki olaylardan daha kötüsünün yaşanacağını anlatıyor, giderayak...


Kağıt, ayda 400-500 lira getiriyor

47 bin nüfuslu Karabayır Mahallesi'nin önemli bölümünün yaşadığı yer, burası. Yüzde 70 civarında Tokatlı olduğu söyleniyor. Zamanla Siirtli, Sinoplu derken; nüfus da karışmış. Ancak birbirinden kız alma-verme henüz yok. Buraya oldukça yakın Esenler meyve-sebze hâlinde çalışanlar, medya kuruluşlarında şoförlük yapanlar da var içlerinde... Ama kahvehaneden çıkıp mahalleyi gezmeye başladığımızda birçoğunun hâlâ hurdacılık ve kâğıt toplayıcılığıyla uğraştığını fark ediyoruz.

Mahallenin dar sokaklarını, kâğıt balyaları ve plastik yığınları çevreliyor. İçlerinde bir sürü çocuk... Fotoğraf makinesini görür görmez "Bu, nerede çıkacak? Abi beni de çek. Beni de..." bağırışları arasında kalabalık da büyüyor. 43 yaşındaki Tekin Demir'in evine ulaşıyoruz. Kâğıt ve çöp toplayarak, 8 çocuk, 2 gelini ve 2 torununa bakıyor! 84'te Erbaa'dan gelmiş. "Kazandırıyor mu bari?" diyorum, balyaları gösterip... "Öyle dersek, yalan söyleriz. Ayda 400-500 lira getiriyor." cevabını veriyor. Arabası olsaymış, 20-30 lira daha fazla kazanacakmış. Topladıklarını Sultançiftliği'ne satıyor. Malları açıkta. Jean-François, "Yağmurda fire vermiyor musun?" diye sorduğunda, yüzde 25 kaybı olduğunu ifade ediyor. Peşimize takılan adeta çocuk ordusuyla yürürken Fransız sosyoloğa, "İstanbul'da buna benzer nereleri var?" diye soruyorum. "Kuştepe, Gültepe ve Bomonti-Baruthane arasındaki bölgelere benziyor burası. Feriköy Deresi boyunca benzer manzaralar var. Kağıthane'de Yayla Mahallesi de kâğıt toplayıcılığı, eskicilikle geçiniyor." cevabını veriyor.

Mahalleyi bitiren Sakarya Cad-desi'ne geldiğimizde "Başka bir dünyaya geçtik." diyor, Jean-François. Gerçekten de iki dünya arasına çekilmiş bir sınır, bu yol. Karşı taraf daha kentli. Apartmanların uzunluğu, yan yanalığı ve düzene konulmuş hayatlar bütünü. Ancak bir dakika önce yükselen çocuk sesleri artık yok. Sessizlik... Öğle saatlerinde, kentlerde hayat böyle değil mi? Sesler bazı bölgelerde yığılırken, hanelerde azalmıyor mu?


"Çocuklar dışarı çıkamıyor"

Cadde üzerinde bir kahvehaneye giriyoruz... Mehmet Ferit Usiluk, bir yandan kağıt oynuyor, bir yandan anlatıyor. 13 yıldır Karabayır'da. Diyarbakırlı... Bizi takip edip, kahvehanenin kapısında gülüşen çocuklara bakarak, "Aşağıdakiler, mahalleyi çok rahatsız ediyor. Zarar vermedik araba bırakmadılar. İnsanlar evini satmak istiyor. Çocuklar korkudan dışarı çıkamıyor." diyor.

Bu kahvehanede içtiğimiz çayın tadı damağımızda, uzaklaşıyoruz. 50 metre ötede Malatyalılar kahvehanesinde, 35 senelik mahalle sakini Abizer Subaşı'yla başlıyoruz sohbete. O da Alevi kökenli. 4 bine yakın Alevi'nin yaşadığı mahallede "Neden bir tane bile cemevi yok?" diye sorduğumuzda, "Yer yok, diyorlar." cevabını yapıştırıyor: "Cemevine gitmek isteyenler; Bağcılar, Yenibosna, Küçükçekmece'ye yönlenmek durumunda."

Son durağımız olan muhtarlığın içinde yer aldığı parkın, başka bir uzama ait olduğunu düşünüyoruz. Yeşillikler içinde... Çocuk parkı, aile çay bahçesi var. Parktaki kafeteryayı işleten Esat Bey, muhtar yardımcısı. 22 yıldır Karabayır'da. Asıl sorunun gençlerde olduğunu düşünüyor. Uyuşturucu satıcılığını Emniyet'in önemli oranda bitirdiğini aktarıyor. Mahallelinin yüzde 60'ının fakirlik kağıdı aldığını söylerken, köyüne dönenlerin de çokluğuna dikkat çekiyor. Sebep, geçimsizlik.

Kafeteryasında köfte yerken; domatesin tadından etkilenen Jean-François, "Bu kadar kaliteli bir domates, doğrudan sebze halinden geliyor olmalı." diyor. Yağmura hazırlanan öğle sonrası, Karabayır'dan ayrılıyoruz.

***



Jean-François Pérouse: Kentsel Dönüşüm Projesi netlik kazanmalı

"Bildiğim İstanbul... Olağanüstü gelmedi. Önemli olan, insanlarla konuşmak. O önyargıları ve yaftalamaları kırmak. Tokatlılar Sokağı'ndan çeşit çeşit şeyler çıktı. Damgalamalara karşı ciddi bir tepki, duruş var. 'Çingene' yaftalamasını kabul etmiyorlar. Oradaki yoksulluk bayağı etkileyici. Eğitimle ilgili problem yokmuş gibi anlatıyorlar; ama çocukların çoğu okula gitmiyor. Kentsel Dönüşüm Projesi'nin belediye tarafından da netliğe kavuşturulması gerekiyor. 40 yıl yatırım yapan birisi, evi için bu tepkiyi koyabilir. Ama tepkileri bana aşırı geldi. Şişirilmiş bir erkek dili var! Yine de aklıselim insanlarla görüştük. Belediye ve o topluluk arasında bir diyalog fırsatı var ve bu kaçırılmamalı! Bilgisizlik ve belirsizliğin olduğu yerden çok kötü şeyler çıkabilir. Bu nedenle önce belediye tarafından bilgilendirme yapılmalı. Ancak şu anda ortak bir zemin yok. 40-45 seneden beri burada olan insanlar. Kendi aralarında da büyük farklar var! Yine de bir aşiret, cemaat vurgusu var. Batıda Romanlar da aynı şekilde geçimlerini sağlamaya çalışıyor. Ama onlar şehrin daha dışında. Daha bir tecrit edilmiş bir şekilde."

0 yorum:

Yorum Gönder