10 Ekim 2010 Pazar

Coşkun Sabah röportajı

Kendi müziğimi tanımlayamıyorum


FATİH VURAL


Öncelikle şu rekoru açıklığı kavuşturalım… 1990 yılında çıkardığınız “Aşığım Sana-Beni Unutma” albümünün net satışı nedir?

O zaman 2 buçuk milyondu, süreç içinde 3 milyona geldi. Çünkü firması hep çıkardı. 2008’e kadar da 500 bin arttı.

Bu süreçte telif almaya devam ettiniz mi?

Ne yazık ki ‘fiks’ anlaşma yapıyorduk, o zamanlar. 350 milyon lira almıştım o zamanlar. O satış, Hüseyin Emre’nin kısmetiymiş; ama biz çok büyük zarara uğradık. Çünkü 350 milyon lira, bugün dolar bazında 140-150 bin dolara tekabül ediyor. Oldukça komik bir para…

Albümün o kadar çok satmasını, o dönemin müzikal kabullerini de göz önüne aldığınızda, nasıl açıklıyorsunuz?

Bir, o zaman çok kuvvetli iki tane sıfır beste vardı: Aşığım Sana, Beni Unutma. İkincisi, o zaman tam sivrilmeye başlamış, zirvede iki çok büyük şarkı aldım: Barış Manço’dan Can Bedenden Çıkmayınca, Yeni Türkü’den Telli Telli. Yeni Türkü çok sevilmiş; ama o zaman grubun çok kısıtlı bir hayran kitlesi var. 5-6 ay önce patlamış bir şarkıyı albümüne almışsan, sen de illa ki kaymağını yersin! Üçüncüsü, Türk Sanat Müziği’nin en güzel fasıl şarkıları arasında yer alan Beklerim Her Gün, Selam Vermeden Gelip Geçersin’e yer verdik. Dördüncüsü de potbori dediğimiz zincirleme şarkılar… Ne ararsan var kasette.

Albümün repertuarı size mi aitti?

Müzik adamları repertuarlarını kendileri hazırlar. Müzikten anlamayanların sanat yönetmeni, aranjörü vardır. Örneğin Gülben Ergen’in bütün repertuarını kardeşim Taşkın Sabah yapar. Selami Şahin, Coşkun Sabah, Kayahan, Ahmet Özhan ise kendi repertuarlarını kendileri yaparlar.

80 İhtilali’nin sonrasında, Özal’la birlikte refah seviyesinin yükselişi ve kentlere başlayan göçün etkisiyle, bir yandan arabesk, bir yandan fantezi müzik boy göstermeye başladı. Coşkun Sabah da bu havadan etkilendi mi?

Bu yönde hiç düşünmedim. Ama ben hiçbir zaman arabeski kullanmadım. Benim müziğim hâlâ tanımlanmış değil. Ben bile tanımlamakta zorluk çekiyorum. Diyebilirim ki, Coşkun Sabah, Türk Milletinin çoğunluğunun birleştiği noktada müziğini yapar. Bunun açılımını yaparsak; rock müziği belli bir azınlığın müziğidir. O bir alternatif müziktir. 55 yaşında Kayserili hacı bir annemiz rock müzik dinlemez. Türk Sanat Müziği -içim kan ağlayarak söylüyorum- Türkiye’de en fazla yüzde 10’luk kesimin beğendiği bir türdür. Ama Coşkun Sabah’ın yaptığı müzik, her toplumsal katmandan büyük çoğunluğu kapsayan müziktir. İddia ediyorum,  Coşkun Sabah’ın gerek sahne gerekse albüm repertuarı, Türkiye’de en geniş kapsama sahip olandır. Benim yaptığım müzik tarzı dışındaki müzikler, iddia ediyorum alternatif müziktir.

Türk halkının duygularını ve beğenisini okumayı nasıl başardınız?
Önce içimin sesini dinledim. Sonra albüm ve konserlerimdeki tepkileri gözlemledim. Coşkun Sabah’ın yaptığı bir şarkıyı 20 yaşında bir genç ile 70 yaşındaki bir insan da dinler. Konserlerimde 70-80 yaşında çok insan görüyorum. Bunu nasıl yakaladığımı ben de bilmiyorum. Ben halk müziği değil, halkın müziğini yapıyorum.

Sizi sahneye çıkaran şeyin, biraz da sahne gerisinde eşlik ettiğiniz sanatçıların kaprisi olduğunu söylüyorsunuz. Bu nasıl bir tepkiydi?

80 öncesi, İstanbul Radyosu’nda ud sanatçısıydım. Sahnelerde de assolistlerin udisiydim.  Rahmetli Zeki Müren, Muazzez Abacı, Behiye Aksoy, Bülent Ersoy… O yıllarda üç tane büyük beste yaptım. Hepsi de Bülent Ersoy’a kısmet oldu. Baharı Bekleyen Kumrular Gibi, İşte Bu Bizim Hikâyemiz ve Beddua… Çok büyük sükse yaptılar. Baharı Bekleyen Kumrular Gibi, ufak bir 45’likti. O da bütün zamanların kırk beşlik rekorudur ve 750 bin tane satmıştır. O zamanki nüfusun 50 milyon olduğunu düşünün, sene 1978. Ondan sonra Bülent Ersoy, kaprisler yapmaya başladı. Sahnedeki müzisyenler arasında ustalar ortada oturur, kenara gittikçe çıraklara doğru bir yayılma başlar. Solist ortadan geçer ve iki başta oturan en kıdemli iki müzisyendir. Benim yaptığım besteler o zaman ortalığı kasıp kavuruyordu. 23 yaşındaydım. Bir gün Gar Gazinosu’nda programa başlayacağız… Bir de ne göreyim saz grubu şefi ile anlaşılmış, beni orta kısımlara atmışlar. Hâlbuki sağ başta ben, sol başta Muzaffer Özpınar oturuyorduk. İkinci bir udi alınmış, rahmetli Metin Bükey. Maksat; Baharı Bekleyen Kumrular Gibi’yi Coşkun Sabah’sız okumak… Demek ki Bülent Ersoy gittikçe rahatsızlık duydu ve ayağımı kaldırmaya kalktı. Orada oturmayacağımı söyledim. O gün udumu alıp Gar Gazinosu’ndan ayrıldım. Gözümden de birkaç damla yaş geldi. Ben o insanı yüceltmişim; Bülent Ersoy, Bülent Ersoy olmuş... O gün kendi şarkılarımı okumaya karar verdim ve arkada hiç ud çalmadım.

Herkes Coşkun Sabah’ın zirveye giden yolunun çok kısa olduğunu düşünür hâlbuki. Peki, bu yolda nasıl bir seyir izlediniz?

81 yılımda kendi sesimden ilk albümümü yaptım: Aşk Kitabı. Long Play’di ve oldukça iyi sattı. 82’de Bir Pazar Gününü çıkardım. 83’te çıkardığım Bir Gülü Sevdim Bir Seni Sevdim albümü de 12’den vurdu. 3 yıl ara verdim. 86 yılında Hatıram Olsun… 87’de Benimsin… 89’a geldik Anılar çıktı. Anılar’da doruğa çıktı olay. Anılar’da Türk halkının yüzde 90’ını elime aldım. Anılar’da ani bir patlama oldu. 2 milyona yakın sattı, albüm. 1990’da da Aşığım Sana ile artık Türkiye’nin yüzde 95’ine ulaştık.

Turgut Özal’la oldukça yakın bir ilişkiniz vardı. O dönemde şöyle bir düşünce de vardı: Özal’a yakın olan sanatçılar çok iyi yere geliyor. Bu eleştirilerinin ucu size de dokunuyor…

Çok güzel bir yere temas ettiniz. Bunu çürütecek bir anım var. Canlı şahidim Semra Özal’dır. 1989 yıllarıydı, sayın Özal’ın özel kalemleri Fevzi İşbaşaran (AK Parti Elazığ milletvekili) ve Hüseyin Aksoy aradılar beni. Sayın Özal’ın arzusu nedeniyle ANAP’ın yıllık balosunda güzel bir konser verdim. Dolmabahçe Sarayı’nda Pakistan Cumhurbaşkanı Ziya Ül-Hak’a konser vermem için çağırdılar, yine gittim. Arap âleminden ve Ortadoğu’dan misafirleri geldiğinde hep beni çağırtırdı, rahmetli Özal. Gide gele yakınlık doğdu, beni çok sevdiler. Ben bu yakınlığın nereden kaynaklandığını bilemiyordum. Ta ki bir gün Semra Hanım’ın Papatyalar Grubu’na konser vermek için gidene kadar… Semra Hanım, “Coşkun Bey tebrik ederim, Anılar bir numarada, çok sevindim.” dedi. Anlamadım ne dediğini, sonra söyledi. O zamanlar bütün kasetleri, Manisa’da fabrikası bulunan Raks firması üretiyordu. Turgut Özal meğerse Raks’ı arayıp her ay Türkiye’de hangi sanatçı, ne kadar kaset sattı öğrenmek için satış listesini istiyormuş. Semra Hanım da, eşinin masası üzerindeki listeyi görüp incelemiş. En çok basılan yani satan albümler… Özal, Türkiye’ye işte bu kadar hâkimdi. “Halkım kimi dinliyor, kimi seviyor?” diyecek kadar, halkın yanında bir insandı. Bu olay gösteriyor ki, ben Özal destek verdiği için ünlü olmadım. Benim başarımı keşfeden kişi rahmetli Özal olmuştu.

Kendisi bu sempatiyi dile getirdi mi?
Defalarca. Ud çalışımı çok severdi. Turgut Özal müziği çok seven bir devlet adamıydı. Bizim devlet büyüklerimiz içinde gelmiş geçmiş, müziği en çok seven ve hayatının içine sokan isim Turgut Özal’dır. Sade vatandaş gibi yaşardı ve özellikle Klasik Türk Müziği’nden çok iyi anlardı. Mesela Rauf Tamer, Mehmet Barlas da bu anlamda Özal’a çok yakındır.


Aşığım Sana-Beni Unutma albümüyle hâlâ erişilemeyen bir rekoru kırıp da, sonradan neden ciddi bir düşüş yaşadınız?

Aşığım Sana’dan sonra ‘Haberin Var Mı’ albümü 1 milyon 800 bin sattı. Dediğiniz olay, 1992 yılında ‘İsyanlardayım’ diye yarım kalan, problemli bir albüm nedeniyle gerçekleşti. Hüseyin Emre’yle yaptığımız son albümümdü. Benimle yeni bir mukavele yapmak istedi. Ben de ısrarla mukavele imzalamadım. “Çıksın bakalım, belki satmaz.” dedim. Amacı, beni ucuza kapatmaktı! Ben ısrarla geciktirdim, albümü imzalamadım ve gittim Raks’la anlaştım. İzmir Fuarı geldi çattı. Fuar dönüşü albümü bitirecektim. Ben İzmir Fuarı’ndayken; Hüseyin Emre, aranjörümüz Gara Mafyan’ı çağırtıp “Stüdyodan şarkıları kasede çekip getir de bakalım, albüm nasıl olmuş?” demiş. Çektiği kasette daha kemanlar çalmamış, ritim sesler yarım yamalak, okumalar bitmemiş ve Hüseyin Emre o halde kaseti Raks’a gönderip, bastırıyor. “Senin piyasanı öldürüp, posanı Raks’a bırakırım ben” mesajını verdi. Bana önerdiği ücret de komikti. Ben o zamanın parasıyla 1 milyar lira teklif ettim, o bana 500 bin lira teklif etti. Ben da aynı paraya Raks’la anlaştım. O albüm yarım yamalak piyasaya sürülünce herkes hayal kırıklığına uğradı; Coşkun Sabah nasıl olur da böyle kötü bir albüm çıkarır diye. Ses boğuk, orkestra yarım, gayri ciddi bir çalışma. Amaçlarına ulaştılar ve benim piyasamı yaraladılar. Ondan dolayı bir küskünlük oluştu ve iki, üç sene ara verdim.

Şimdi bakınca, o küskünlüğün bir hata olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet, bir hataydı. Çok büyük daha promosyonla bu hatanın gerçek sebebini anlatabilirdik. Ancak yalnızca bir özel televizyon vardı ve derdimizi anlatamadık. Türk halkının ancak yüzde 5-10’una mağduriyetimizi anlatabildik. 94 yılında ‘Dilimin Ucunda Sen’ albümünü çıkardık. O olayın kâbusu, bu albümün üstüne de çöktü. ‘İsyanlardayım’ albümünün güvensizliğini üzerimizden atamadık. Güveniniz kırıldı mı, zor toparlıyorsunuz.

O satışlar bugün hayal mi?
Tabii ki hayal... Bugün 50 bin satan, “Ben yırttım” diyor.

Sizin bugün için üst bareminiz ne?
Bugün için 150 bin satarsam çok iyi. O zamanın 2 buçuk milyonuna benim bugün 200 bin satmam tekabül eder diye düşünüyorum.

Popülerlik kaybına uğradığınızı düşünüyor musunuz?
Hiçbir zaman… Aklıma bile getirmem. Bir dakika düşünmedim. Ben şu anda her kesimden büyük bir saygınlık görüyorum. Her inançtan en çok insana hitap eden sanatçıyım. Muhafazakâr otellerde en fazla çalışan sanatçılardan biriyim. Satış, bizi demoralize etmez. Saygınlık çok  daha önemli.

Coşkun Sabah orkestra kültürüyle yetişmiş bir insan; ama bugün sahneye tek başına çıkıyor. Hatta ritmi dahi ‘electronic box’  kullanarak veriyor. Bu, müziğinizin verimini düşürmüyor mu?

Doğru. Sol konserlerimde büyük orkestralar da kullandım. Bostancı Gösteri Merkezi’nde, Rumeli Hisarı’nda… Rumeli Hisarı bugünkü gibi bir gecelik değildi. 10 gün Coşkun Sabah, 10 gün Sezen Aksu, 10 gün Nilüfer… En fazla üç kişi konser verirdik. Şimdi neden tek başıma çıkıyorum? Ben şu anda udla işini yürüten tek örneğim. Sinan Özen, Metin Şentürk, Coşkun Sabah, İbrahim Erkal benim taklidim olarak udla çıktılar; ama hepsi udu bıraktı. Bana alışan müşteri, onlara hesap sormaya başladı. Ud taksimi istediler; ama dinleyemediler. Ama Coşkun Sabah udunu hiçbir zaman elinden bırakmadı. Çünkü ben udla bu işi başlattım. Bu işin başlangıcı benim. 1992 yılında 7-8 kişilik orkestra denedim. Ama bir baktım ki udun sesi kayboldu. Şu anda sahnede kullandığım tarz, Coşkun Sabah’a en çok yakışan tarz. Ama büyük bir yerde çıkarsam, yine büyük bir orkestra kurarım. Bir ud, bir org, bir de ritm box’la çıkmam.

Elektronik ud kullanıyorsunuz. Peki, ud orijinal sesini kaybetmiyor mu?

Yüzde 80-90 oranında gerçek sesi alıyoruz. Normal klasik ud çalsak bile onu elektronik halde kullanıyoruz. Çünkü mikrofonla artık udun tonunu alamıyorsun sahnede. Stüdyoda alıyoruz; ama sahnede alamıyoruz. Yine kapsül koyuyorsun, akustik ud ile elektronik hale geliyor. Ama göz alışmıyor.

O ud sizin icadınız mıdır?

Ben onu Los Angeles’ta yaptırdım. Türkiye’de de taklit edildi. Ama 1997 yılında ilk kez ABD’de ben yaptırdım. Benim siparişimdir.

Popülerliğinizin düşüşünde, patron zihniyetiyle hareket etmenin de etkin olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet, sinemalarım var, Ulus’ta 19 yıllık bir stüdyom var. Evet, bütün bunlar benden zaman çaldı. Benim müdürümle toplantı yapmam bile müzikten zaman çalmamdır.


Anneniz bayan Roza, babanız ise bay Marcello. Ancak üç çocuklarına koydukları isimler Türkçe. Ailenizin bu tercihi neden kaynaklanmış?

Ben TC vatandaşıyım. Biz yeni jenerasyon Türk vatandaşları olduğumuz için Türk isimleri konmuş bize. 1950’lerden sonra, Türk isimlerini kullanıyoruz. Eskiler kendi ecdat ve geleneklerinden gelen isimleri kullanmışlar. Babamın, annemin tercihi bu... Kızıma da annemin adını verdim.

Süryani kültürünü yaşatıyor musunuz?

Eş, dost tabii ki var. Bu yanımı korumaya da özen gösteriyorum. Ama Türkiye’de yaşıyorsak çok katı kurallarla bunu yaşamanın yeri ve alemi olmadığına inanıyorum. Süryaniler, Türkiye’nin her zaman yanında olmuştur. Hatta Lozan Antlaşması’nda Süryaniliği temsil eden lider “Biz Türküz, azınlığı kabul etmiyoruz.” diyerek anlaşmalara girmiştir. Bu kadar ülkesine, devletine bağlı bir topluluktur. Ecdatlarımız uzun yıllar boyunduruk altında yaşayan bir kavim olagelmişler. Hiçbir zaman devlet olmayı düşünmemişler. Yerine göre toplumda, eşimiz, dostumuzla yaptığımız sohbetlerin ötesine geçmedi bu yanımız.

Daha Müslüman bir tavırla mı yaşıyorsunuz?

(Gülüyor) Evet, böyle desek yeridir.

Süryanilik, müzikal yaşantınızda bir avantaj ya da dezavantaja dönüştü mü?

Böyle bir şey olmadı. Ama eleştirmek için hiçbir şey bulamayanlar bunu öne çıkarmış olabilirler. Dikkat ettiyseniz, az önce bir şey söyledim. Ben muhafazakâr kesimin tercih ettiği otellerde en çok sahneye çıkan sanatçılardan biriyim. Bera Otel, Sah Inn, Nevşehir Assos Otel,.. Kayseri’de en çok düğüne giden kişi Coşkun Sabah’tır.

Neden sizi tercih ediyorlar?

Çünkü bir yanlışımı görmüyorlar. Magazinin içinde değilim.

Eski yaşantınız öyle değildi ama…

Evleninceye kadar öyle değildi; ama o benim kontrolüm dışındaydı. Bir bayan arkadaşınız olduğunu öğrenen basın, evinizin önünde yatar, kalkar. Bu, sizin kontrolünüz dışındadır. Bu tarz olaylar yaşadım ben. Ama bir de kontrolü kendi eline alan pespayeler var. “Şunu yapıyorum, gelin beni çekin.” diyorlar. Suni aşk yaratıp haber yaptırıyorlar. Türk halkı bunları yutmuyor. Ruhunuz magazine yatkınsa, onu atamazsınız. Medya maymunu doğduysan, ölünceye kadar öyle kalırsın. Benim ruhumda magazin yok. Hiçbir zaman da “Gelin, beni çekin.” demedim. Bundan dolayı da büyük mağduriyet yaşadım. Ben şu anda magazin programı kabul etmiyorum. Eve gelip, eşimle çekmek istiyorlar. Asla buna izin vermeyeceğim. Ben abuk sabuk medyada yer almak istemiyorum. Ben gece kulübüne gitmiyorum, içki içmiyorum, sigara kullanmıyorum. Hayatımda içki, sigara kullanmadım. Bunları magazinciler de biliyor.

O halde hayatınızı iki döneme ayırmak yanlış olmaz…

Ben evlenirken eşime çok ulvi sözler verdim. Ailesi en başta güvenmedi, vermek istemedi. Her şeyi anlattım ve yapmayacağım şeyleri sıralayarak şeref sözü verdim. Şimdi, “Coşkun Sabah nasıl bu hale geldi?” deyip de, kendisine malzeme çıkaramadığı için çıldıranlar var. Ben söz verdim bir kere. Benim hayatım işim, müziğim ve evimden ibarettir. Çoğu arkadaş, popülerliğinin kaybolduğunu düşünüp paniğe kapıldığı an hata yapıyor. Bu, hırstır. Rakiplerinden geri kaldıklarını düşününce, menajerleriyle toplantılar yapıp abuk subuk senaryolar yazıyorlar. Gözümün önünde kaç kez cereyan etti. Yok efendim, jet-ski ile kaybolmalar vs…

Ara Başlık


Muhafazakar kesime yönelik gözlemleriniz neler?
Onları son derece dürüst ve saygılı buluyorum. İyi ve kötüyü çok iyi ayırıyorlar. Gelenek ve göreneklerini yaşatmalarını çok seviyorum. Benim gitmekten en fazla keyif aldığım davetler, Kayseri’deki içkisiz düğünlerdir. Hiçbir sorun yaşamazsınız ve saatiniz bellidir. Bu işlerde huzur buluyorum. Diğer düğünlerde yoruluyorum. Bu kitlenin beni sevmesinden de çok mutlu oluyorum.

Bugün bunları söylüyorsunuz; ama çok eski bir röportajınızda “Ateşe tapıyorum” başlığı atılmış. Değişim bu kadar köklü mü oldu?
Hatırlamıyorum; ama bugün keşke böyle bir şey yazsalar! Biz bu şanssızlıkları çok yaşadık. Şimdi yeni kanunlar, yalan habere hiç acımıyor. Bugün keşke öyle bir şey olsa. En az 200 bin YTL’lik tazminat davası açarım. Böyle bir saçma haber, olacak iş mi?

Şöhretin olumsuz getirileri yüzünden kendinizi ifade edemediğiniz oldu mu?
Elbette… İyi basın, kötü basın var. Kötü, sadist ruhlu gazeteci eskiden çok daha fazlaydı. O kadar çok yaşadım ki! O zaman Türkiye’nin 2. büyük gazetesinin magazin sayfalarının mağduru olmuştum. Hollanda Güzeli arkadaşımdı. Dalmaz Center’ın açılışına gittik. Pek bağdaşmadığımız bir gazeteci, resmimizi çekti. Kız tanınmadığı için, “Coşkun Sabah dansözlere düştü. En son sevgilisi bir oryantal.” Diye yazdı. Amaç, sevmediği adamı aşağılamak. Bugün keşke böyle bir olay olsa! Bahsettiğim olay 1989’da yaşandı. O zaman bizi koruyan kanunlar yoktu. Avukata giderdiniz, “Uğraşmaya değmez.” derdi. Şimdi çok ağır cezalar var.















0 yorum:

Yorum Gönder